Fatma Nur Hocamızın katli, toplum olarak içine düştüğümüz derin bir anlam kaybının ve otorite krizinin en acı dışavurumudur. Bu trajedi sonrası sunulan çözüm önerilerine baktığımızda; okullara X-ray cihazları kurulması, kapılara bekçiler dikilmesi veya güvenlik önlemlerinin artırılması gibi “fiziksel bariyerler” ön plana çıkıyor. Ancak bu yaklaşım, buzdağının asıl gövdesini ıskalıyor. Sorun, okulların fiziksel güvenliği değil; toplumda etik otoritenin yerle bir edilmiş olmasıdır.
Etik otorite; bir insanın bilgisine, liyakatine, toplumsal rolüne ve temsil ettiği değerlere duyulan kendiliğinden saygıdır. Bir öğretmenin, bir doktorun veya bir bilim insanının sözü, arkasında bir silah veya kelepçe olduğu için değil; temsil ettiği Sembolik Düzen (Yasa) adına kıymetlidir.
Ancak günümüz narsisistik toplum yapısında, bu “yumuşak güç” zayıflık olarak kodlanmıştır. Narsisist yapı, sadece çıplak güçten anlar. Eğer karşınızdaki kişi sizi hapse attıramıyor, işinizden edemiyor veya size fiziksel zarar veremiyorsa; narsisist için o kişi “hizmetli” veya “bakıcı” statüsündedir. Öğretmenin liyakati, öğrencinin veya velinin narsisistik arzularına set çektiği an, o etik otorite bir “engel” olarak görülüp fiziksel şiddetle tasfiye edilmeye çalışılır.
Okullara X-ray cihazı koymak, aslında şunun itirafıdır: “Biz artık insanımıza etik bir değer aşılayamıyoruz, birbirimize duyduğumuz saygı bitti; tek çaremiz birbirimizi polisle, metalle, duvarla durdurmak.” Bu, narsisizmin zaferidir. Çünkü narsisist, hakimin karşısında “köpek” gibi pusarken, öğretmene mermi sıkabiliyorsa; bu onun öfkesini kontrol edemediğini değil, neyin karşısında bedel ödeyeceğini çok iyi hesapladığını gösterir. Güce tapıp etik otoriteyi ezmek, narsisistik karakterin temel hayatta kalma stratejisidir.
Toplumda “güçlüysen her şey mübahtır” anlayışı, etik kolonları çürüttü. İnsanlar artık kurallara uymayı bir vatandaşlık ödevi değil, “eziklik” olarak görüyor. Sınırı çiğnemek, kuralları delmek, “benim kim olduğumu biliyor musun?” cümlesinin arkasına sığınmak; bireyin kendi narsisistik boşluğunu doldurma çabasıdır.
Fatma Nur Hoca’nın katilindeki o vahşi motivasyon, sadece bir kişiye duyulan öfke ile açıklanamaz. Kendisini sınırlayan, ona “hayır” diyen, onu bir kurala uymaya davet eden o etik otoriteye duyulan ilkel bir hınçtır. Fail, karşısında bir savcı veya bir mafya lideri görseydi sergileyeceği o “uysal” tavrı, korumasız bırakılmış bir öğretmene karşı sergilememiş; çünkü sistem ona, öğretmenin “canının ucuz olduğunu” hissettirmiştir.
Güvenlik görevlileri ve teknik cihazlar, sadece semptomları bastırır; hastalığı iyileştirmez. Asıl çözüm; öğretmenin, doktorun ve kadının toplumdaki dokunulmaz sembolik otoritesini yeniden tesis etmektir. Bir toplumda bilginin ve liyakatin sözü, kaba kuvvetin gölgesinde kalıyorsa, orada daha çok Fatma Nur’lar kurban verilir.
Narsisistik yapıların ebeveyn eliyle beslendiği, yasaların kağıt üzerinde kaldığı ve gücün tek geçerli akçe olduğu bu düzende; etik otoriteyi savunmak bir beka meselesidir. Fatma Nur Hocamıza rahmet dilerken, sadece faillerin değil, etik otoriteyi bu denli değersizleştiren bu toplumsal çürümenin de yargılanması gerektiğini unutmamalıyız.
