Çiğdem Karakuş
90’ların sonu, 2000’lerin başı… Televizyonun karşısına geçer, Yusuf Miroğlu’nun “hayda rinna rinna rinna rinanay” müziği eşliğinde o meşhur pardösüsüyle yürüyüşünü izlerdik.
Diziyi hatırlayanlara, şöyle bir sahne tanıdık gelecektir: Elinde ülkeyi sarsacak belgeler, kasetler ya da dosyalar olan bir “Aydın” karakteri vardır. Bu kişi, karanlık ilişkileri deşifre etmek için televizyona çıkmaya hazırlanır. Ancak o stüdyoya girmeden hemen önce “görünmez bir el” devreye girer. Aydınımız, tehdit edilir, susturulur ya da ortadan kaldırılır.
O sahnelerdeki gerilimin temelinde şu varsayım yatar: “Eğer bu dosyalar halka ulaşırsa, yer yerinden oynar! Halk gerçeği bir görse, bu düzen yıkılır!” Deli Yürek, Chomsky’nin çizgisinde bir mücadele verir çünkü Chomsky’nin temel varsayımı şöyledir; “Hükümetler yalan söyler, eğer biz halka kanıtları (gerçekleri) gösterirsek, halk uyanır ve harekete geçer.” Lacan ve Zizek gibi düşünürler, bu yaklaşımı pek naif bulurlar. İtiraf etmeliyim o zamanlar bu sahne beni de çok heyecanlandırmış ve hakikatın ortaya çıkmasını “naif” bir şekilde arzu etmiştim. Zizek’e göre insanlar aptal değildir; çoğu zaman gerçekleri zaten bilirler ama yine de hiçbir şey yapmazlar. Lacan ise “cehalet tutkusu” kavramı ile cehaletin bir bilgi eksikliği olmadığını söyler. İnsanlar bilmemeyi tutku ile seçerler. Cehalet tutkusu, bilginin yaratacağı travmadan korunmak için geliştirilen aktif bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, hayatını üzerine kurduğu “Büyük Öteki”nin (Devlet, Baba, Tanrı, Yasa) aslında eksik, yaralı veya tutarsız olduğunu görmeye dayanamaz. Konforlu uykusu bozulmasın, hayatını sürdürdüğü o “fantezi dünyası” yıkılmasın diye gerçeği görmezden gelmeyi seçer.
Bugün, o dizideki “gizli dosyaların” bin katı sosyal medyada dolaşıyor. Belgeler, videolar, ses kayıtları… Deliller, “Aydın”ların çantalarında gizli değil; herkesin cebindeki telefonda, bir tık uzağında.
Peki, yer yerinden oynuyor mu? Hayır.
Deli Yürek zamanlarında sanıyorduk ki sorun kanıt eksikliğiydi. “Ah bir bilsek, ah bir ispatlansa…” diyorduk. Oysa bugün anlıyoruz ki sorun kanıt değilmiş.
Bugün kitleler, önlerine konulan apaçık delillere bakıp omuz silkiyor. Çünkü gerçeği kabul etmek, bir sorumluluk almayı gerektirir. “Bunu biliyorsam, artık eskisi gibi yaşayamam,” demeyi gerektirir. Bu ağır bir yüktür. Bu yüzden toplum, delil yokmuş gibi, o dosyalar hiç açılmamış gibi yaşamaya devam ediyor.
Eskiden “Aydınlar konuşursa halk uyanır” diye korkulurdu. Şimdi Aydınlar bağırsa da, belgeler havada uçuşsa da bir şey değişmiyor. Çünkü karşımızda kandırılmış bir halk yok; Lacan’ın dediği gibi, huzuru kaçmasın diye “bilmemeyi arzulayan”, gerçeğe karşı şerbetlenmiş bir kitle var.
Belki de Deli Yürek bugün yaşasaydı, o dosyaları kurtarmak için kurşunların önüne atlamazdı. Muhtemelen şöyle derdi: “Boşver Kuşçu, yayınlasak ne olacak? Kanalı değiştirecekler.”
